Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın insanlığa gönderdiği son peygamber, Kur’an-ı Kerim’in kendisine vahyedildiği rahmet elçisi ve güzel ahlakın en yüce örneğidir. Müminler onu sadece tarih içinde yaşamış büyük bir şahsiyet olarak değil, iman, merhamet, sabır, adalet ve kulluk yolunda rehber kabul eder. Onun hayatı, Mekke’nin çetin günlerinden Medine’nin kardeşlik iklimine, aile içindeki incelikten toplum düzenine kadar her alanda derslerle doludur.
Peygamber Efendimizi tanımak, bir Müslüman için kuru bilgi edinmek değildir. Onu tanımak, Allah’a kulluğun nasıl güzelleştiğini, insana merhametle yaklaşmanın ne anlama geldiğini ve zor zamanlarda hakkı ayakta tutmanın nasıl bir vakar istediğini anlamaktır. O, yetim olarak dünyaya gelmiş, güvenilirliğiyle tanınmış, vahiy ile insanlığa yol göstermiş ve ümmetine emanet bilinci bırakmıştır.
Onun adı anıldığında salat ve selam getirmek, müminin kalbinde yaşayan sevginin güzel bir ifadesidir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) sadece kendi dönemine konuşan bir elçi değildir. Kıyamete kadar gelecek insanlara iman, ahlak, aile, ticaret, merhamet, hukuk ve kulluk yolunda rehberlik eden son peygamberdir. Müslüman için onu sevmek, onun öğrettiği hakikate yaklaşmak ve hayatı onun örnekliğiyle güzelleştirmeye gayret etmektir.
Peygamber Efendimiz, yaygın kabul gören bilgiye göre Fil Vakası yılında, Miladi 571 senesinde Mekke’de dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Âmine’dir. Doğmadan önce babasını kaybettiği için yetim olarak doğdu. Dedesi Abdülmuttalib ona Muhammed adını verdi. Muhammed, övülmüş kimse anlamına gelir. Doğduğu şehir Mekke, Kâbe’nin bulunduğu mübarek beldeydi. Arap toplumunda kabile bağları güçlüydü. Buna rağmen adalet, merhamet ve tevhit inancı büyük ölçüde zayıflamıştı. Putperestlik yayılmış, güçlü olanın sözünün geçtiği bir düzen hâkim olmuştu. İşte Allah Resûlü, böyle bir ortamda dünyaya geldi. Çocukluğu sade, mahcup ve temiz bir fıtratla geçti.
Annesi Âmine validemiz vefat ettiğinde henüz altı yaşındaydı. Ardından dedesi Abdülmuttalib’in himayesine girdi. Dedesi de vefat edince amcası Ebû Tâlib onu yanına aldı. Küçük yaşta yetimliği, ayrılığı ve hayatın zorluğunu tanıdı. Yaşadığı erken ayrılıklar, ileride ümmetine karşı duyduğu derin şefkatin anlaşılmasına kapı açar. Peygamber Efendimiz gençliğinde dürüstlüğü, emanete sadakati ve temiz ahlakıyla tanındı. Mekkeliler ona El-Emin dedi. Ticarette hile yapmadı, kimseye zulmetmedi, yalanla menfaat aramadı. Nübüvvet gelmeden önce bile toplum içinde güven duyulan bir insan olarak bilindi.
Siyer kaynaklarında Peygamber Efendimizin doğumu sırasında bazı olağanüstü olaylardan söz edilir. Annesi Âmine validemizin doğum anında bir nur gördüğü, o nurun Şam taraflarını aydınlattığı rivayet edilir. Bazı anlatımlarda Kisrâ sarayındaki burçların sarsılması, Mecusilerin ateşinin sönmesi ve bazı putların yıkılması gibi hadiseler zikredilir. Rivayetler, onun gelişinin sıradan bir doğum gibi görülmediğini anlatan manevi işaretler olarak aktarılmıştır. Dinî metinlerde böyle anlatımlara hürmetle yaklaşılır, ayrıntılar konusunda kesin hüküm dili kurulmaz. Mümin kalp için asıl ders, Allah’ın son elçisini insanlık karanlığa gömüldüğü bir dönemde rahmet kapısı olarak göndermesidir.
Peygamberimizin doğumu, zalim düzenlerin, putlara bağlı hayatların ve merhametten uzak anlayışların değişeceği yeni bir devrin habercisi olarak görülmüştür. Onun gelişiyle insan onuru, kul hakkı, aile ahlakı, yetim hakkı ve Allah’a kulluk yeniden güçlü bir çağrıya kavuşmuştur. Bir mümin, Peygamberimizin doğumunu düşünürken sadece olayların zahirine takılı kalmaz. Allah’ın insanlığa nasıl bir rahmet kapısı açtığını, yetim bir çocuğun âlemlere rahmet olacak bir peygamber olarak yetiştirildiğini tefekkür eder. İşte siyer okumak, kalbi sadece bilgiyle değil, ibretle de besler.
Peygamber Efendimiz kırk yaşına yaklaştığında Hira Mağarası’nda yalnız kalmayı, tefekkür etmeyi ve Rabbine yönelmeyi severdi. Mekke’nin gürültüsünden uzaklaştığı anlarda kalbi derin bir arayış içindeydi. Kırk yaşında iken Cebrâil aleyhisselam ona geldi ve Alak suresinin ilk ayetleriyle vahiy başladı. İlk vahiy tecrübesi, Peygamber Efendimiz için çok derin ve sarsıcıydı. Eve döndüğünde Hz. Hatice validemize sığındı. Hz. Hatice, ona güven verdi, teselli etti ve onun doğruluğunu, akrabasını gözeten, misafire ikram eden, mazluma destek olan bir insan olduğunu hatırlattı. Söz konusu destek, aile içinde sadakat ve inancın ne kadar kıymetli olduğunu gösterir.
Vahiy, zaman içinde ayet ayet inmeye devam etti. Kur’an-ı Kerim, insanları tevhide, adalete, merhamete, ibadete ve güzel ahlaka çağırdı. Allah Resûlü, gelen vahyi önce kendi hayatında yaşadı, sonra ashabına öğretti. Onun peygamberliği sözden ibaret kalmadı. Her davranışı, Kur’an ahlakının canlı bir örneği haline geldi. Vahyin gelişiyle Mekke’de yeni bir çağrı başladı. İnsanlar putlara kulluktan Allah’a kulluğa, kabile kibrinden kardeşliğe, zulümden adalete davet edildi. İlk Müslümanlar ağır baskılar gördü. Fakat Efendimiz sabırla, vakar ile ve güzel sözle tebliğe devam etti. Onun daveti, kalpleri zorla değil hakikatle ve güzel ahlakla uyandırdı.
Peygamber Efendimizin ilk evliliği Hz. Hatice validemizle oldu. O sırada Efendimiz yirmi beş yaşındaydı. Hz. Hatice, üstün şahsiyeti, iffeti ve vakarıyla tanınan saygın bir hanımdı. Evlilikleri sevgi, sadakat ve güven üzerine kuruldu. Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice validemiz hayattayken başka evlilik yapmadı. Onun vefatından sonra da Hz. Hatice’yi hayırla andı. Evlilik hayatı, sadece aile içi sevgi yönüyle değil, ümmete verilen örneklik yönüyle de derin anlam taşır. Allah Resûlü eşlerine karşı nazik, anlayışlı ve merhametliydi. Ev işlerinde ailesine destek olur, hanımlarını dinler, kırıcı sözden uzak dururdu. Aile içinde merhameti, sabrı ve adaleti tavsiye eden kişi, önce kendi evinde o ahlakı yaşardı.
Daha sonraki evliliklerinde sosyal, hukuki, insani ve tebliğe dair hikmetler bulunduğu anlatılır. Bazı evlilikler dul kalan hanımların himayesi, kabileler arası bağların güçlenmesi, İslam toplumunda aile hukukunun öğretilmesi gibi yönler taşır. Onun aile hayatı, Müslümanlara sevgi, sorumluluk, vefa ve edep açısından rehberlik eder. Peygamber Efendimizin aile içindeki hâli, bugün eşler ve ebeveynler için de büyük dersler taşır. O, ev halkına sertlik ile değil şefkatle yaklaşırdı. Çocukları sever, torunlarını bağrına basar, hanımlarının gönlünü incitmemeye dikkat ederdi. Ailede huzurun sadece maddi imkanla değil, güzel söz, sabır, vefa ve merhametle kurulduğunu yaşayarak öğretti.
Peygamber Efendimizin bizzat bulunduğu gazveler içinde en çok bilinenler, Müslümanların canını, inancını ve Medine toplumunu koruma gayesiyle gerçekleşmiştir.
Peygamberimizin savaşları anlatılırken onun rahmet peygamberi olduğu unutulmamalıdır. O, savaşı bir güç gösterisi olarak görmedi. Haksız saldırıya uğrayan Müslümanların güvenliği, ibadet özgürlüğü ve toplum düzeni için gerekli hallerde mücadele etti. Bedir’de az sayıdaki Müslüman büyük bir imtihan verdi. Uhud’da itaat ve sabır dersi yaşandı. Hendek’te istişare ve tedbirin değeri görüldü. Mekke’nin fethinde ise affın ve vakar dolu zaferin en güzel örneklerinden biri ortaya çıktı.
Allah Resûlü düşmana karşı bile ölçüyü aşmamayı öğretti. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, ibadet edenlere ve masumlara dokunulmamasını emretti. Ağaçların gereksiz yere kesilmesini, zulmü ve intikam hırsını hoş görmedi. Onun askeri mücadelesi, ahlak sınırları içinde kalan bir savunma ve adalet anlayışı taşır.
Mekke’nin fethi, onun merhametinin en parlak örneklerindendir. Yıllarca eziyet eden pek çok kişi, fetih günü büyük bir korku içindeydi. Efendimiz intikam yolunu seçmedi. Affı, tevazuyu ve Allah’a hamdi tercih etti. Güç elindeyken merhameti seçmek, onun peygamber ahlakının en açık delillerindendir.
Peygamber Efendimiz, hicretin on birinci yılında, Miladi 632’de Medine’de vefat etti. Vefatından önce Veda Haccı’nı yaptı ve ümmetine hak, emanet, kardeşlik, kadınların hukuku ve Allah’a kulluk konusunda güçlü öğütler bıraktı. Veda Hutbesi, onun insanlık için bıraktığı en kapsamlı ahlak derslerinden biri olarak kabul edilir.
Vefatına yakın günlerde hastalandı. Rahatsızlığı ağırlaşınca namazları Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını istedi. Son anlarında ümmetini düşündü, namaza dikkat edilmesini hatırlattı ve müminlere Allah’a bağlı kalma bilinci bıraktı. Hz. Âişe validemizin odasında ruhunu Rabbine teslim etti.
Ashab için vefat haberi çok ağır bir imtihandı. Hz. Ömer gibi güçlü sahabiler bile derinden sarsıldı. Hz. Ebû Bekir, Kur’an’dan ayet okuyarak herkese Peygamber Efendimizin de bir beşer olduğunu, kulluğunu tamamlayıp Rabbine kavuştuğunu hatırlattı. Müminler için onun vefatı ayrılık acısıdır, peygamber yolu ise kıyamete kadar yaşayan bir rehberdir.
Onun vefatı, ümmetin yüreğinde kapanmayan bir hasret bıraktı. Fakat Allah Resûlü, geride Kur’an’ı, örnek hayatını, ahlak ölçülerini ve ümmet bilincini bıraktı. Müslüman, onu görmese de onun getirdiği nur ile yol bulur. Ona bağlılık, sözde sevgiyle sınırlı kalmaz. Namazda, ticarette, ailede, merhamette ve kul hakkından sakınmada kendini gösterir.
Peygamber Efendimizin kabri, Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî içinde yer alan Ravza-i Mutahhara’dadır. Vefat ettiği oda, Hz. Âişe validemizin odasıydı. Defni de vefat ettiği yerde yapıldı. Bugün Müslümanlar Medine’ye gittiklerinde Mescid-i Nebevî’de salat ve selamla onu ziyaret ederler.
Ravza-i Mutahhara, Müslümanların gönlünde çok derin bir yere sahiptir. Ziyaret eden kimse yüksek ses, taşkınlık ve aşırı davranıştan uzak durmalı, edep içinde salat ve selam getirmelidir. Peygamber Efendimizi sevmek, sadece kabrini ziyaret etmekle sınırlı değildir. Asıl sevgi, onun yoluna uymak, emanetlerine sahip çıkmak ve ümmet bilinciyle yaşamaktır.
Medine ziyareti, mümin kalpte mahzun ve huzurlu bir iz bırakır. İnsan, onun mescidinde namaz kılarken asırlar önce orada yetişen sahabenin samimiyetini hatırlar. Kabri şerifin bulunduğu mekân, hürmetin ve salatü selamın en yoğun hissedildiği yerlerden biridir.
Bir mümin için Ravza, sadece ziyaret edilen bir mekân değildir. Orası, Allah Resûlü’ne duyulan muhabbetin edeple dile geldiği, kalbin yumuşadığı ve insanın kendi hayatını yeniden gözden geçirdiği mübarek bir duraktır. Oraya giden kimse, dilinde salavat, kalbinde hürmet, davranışında sükûnet taşımalıdır.
Peygamber Efendimizin ahlakı Kur’an ahlakıydı. Doğruluk, merhamet, sabır, edep, cömertlik ve adalet onun hayatında açık şekilde görülürdü. Mekkeliler onu peygamberlikten önce El-Emin diye tanıdı. Güvenilirliği, ticaretteki dürüstlüğü, sözünde durması ve insanlara hakkaniyetle yaklaşması herkes tarafından biliniyordu.
Yetimlere şefkat gösterir, fakirlere yakın durur, misafire ikram eder, komşu hakkını gözetirdi. Bir çocukla konuşurken onu küçümsemez, yaşlıya hürmet eder, köle ve hizmetçilerle ağır söz kullanmazdı. Kendisine kötülük edenlere karşı bile çoğu zaman affı seçti. Mekke’nin fethi günü genel af ilan etmesi, onun kalbindeki rahmetin büyüklüğünü gösterir.
Güzel ahlakı sadece sözle anlatmak kolaydır, yaşamak ise emek ister. Allah Resûlü, ümmetine ahlakı yaşayarak öğretti. Namazda huşu, ticarette doğruluk, ailede merhamet, komşulukta incelik ve toplumda adalet onun peygamber yolunda birleşir.
Peygamber Efendimizin güzel ahlakı, ibadet ile insan ilişkisini birbirinden ayırmaz. O, Allah’a en güzel şekilde kulluk ederken insanlara da en güzel şekilde davranırdı. Bir yandan gece ibadetinde Rabbine yönelir, diğer yandan gündüz vakti yetimin, fakirin, yolcunun ve kırılmış kalplerin yanında olurdu. İşte mümin için gerçek ahlak, ibadetle merhametin aynı hayat içinde buluşmasıdır.
Peygamber Efendimizin hayatından alınacak ilk ders, Allah’a teslimiyet ve güzel ahlakla yaşamaktır. O, zorluk karşısında ümitsizliğe düşmedi. Mekke’de eziyet gördü, Taif’te taşlandı, sevdiklerini kaybetti, hicret etti. Fakat davasından, merhametinden ve Rabbine güveninden ayrılmadı.
Bugünün insanı da onun hayatından aileye şefkatle bakmayı, komşuya iyilik etmeyi, yoksulu gözetmeyi ve kalp kırmaktan sakınmayı öğrenir. Müslüman için Kurban bağışı, yoksulun sofrasına et ulaştırma niyetiyle yapıldığında merhamet ahlakının güzel bir yansıması olabilir. Su kuyusu açtırmak gibi kalıcı iyilikler de insanlara fayda ulaştırma anlayışını diri tutar.
Peygamber Efendimizi sevmek, onun adını anmakla beraber ahlakını hayatımıza taşımayı gerektirir. Doğru sözlü olmak, emanete riayet etmek, aileye iyi davranmak, kul hakkından sakınmak ve ibadetleri ihlasla yapmak Müslümanca yaşamanın temel yoludur. Hz. Muhammed (s.a.v.) kimdir diye soran kişi, onu tanıdıkça sadece bir hayat hikayesi değil, Rabbine yaklaşan bir kulluk rehberi bulur.
Onun hayatı, çağlar değişse de eskimeyen bir rehberdir. Evinde huzur isteyen aile, ticaretinde bereket arayan esnaf, kalbinde sabır isteyen genç, çocuklarına güzel ahlak vermek isteyen anne baba ve toplumda adalet görmek isteyen herkes, Allah Resûlü’nün hayatında kendine bir ders bulur. Ona salat ve selam olsun. Rabbimiz bizleri onun yolundan ayırmasın.